Bu dünyadan John Nash geçti…

DSC_0106

Pazar akşamüzeri, oturduğumuz mahalleye yakın bir parkta oğlum basketbol oynuyor, kızım koşuşturuyorken ben de telefondan Facebook’a bakıyordum. Haber güm diye karşıma çıktı; John Nashve karısı Alicia Nash, Amerika’da oturdukları Princeton New Jersey’den biraz ötede, meşhur ‘New Jersey Turnpike‘da bir trafik kazasında ölmüşlerdi. Karı koca bir taksiyle yolculuk yapıyordu.

Bir an kaldım öyle.

Aklım, 2012 yılı yaz aylarına kaydı hemen. O yaz İstanbul’da Bilgi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde çok büyük bir toplantı yapıldı; dünyanın dört bir yanından Oyunlar Teorisi ile uğraşan matematikçi ve matematiksel iktisatçılar günlerce tartıştı, sunumlar yapıldı.

Bu büyük bilimsel kongrenin onur konuğu, Oyunlar Teorisi’ni henüz Princeton Üniversitesi’nda ikinci sınıf öğrencisiyken yazdığı bir makaleyle alabildiğine genişleten, hayat hikayesi hem A Beautiful Mind adlı bir kitaba hem de aynı isimli bir filme dönüştürülen John Nash’di.

Söylemesi ayıptır, kitabı daha Amerika’da çıktığı hafta okumaya başlamıştım; çünkü John Nash’i rahmetli Prof. Dr. Murat Serter sayesinde biraz biliyordum. Kitabı okuduktan sonra o zamanlar çalıştığım Radikal gazetesinde kitapla ilgili çok sayıda yazı yazdım. Sonra kitabın filmi yapılınca ithalatçı şirket ben ve Radikal’den arkadaşlarım Uğur Gürses ile Ruhi Sanyer’e özel gösterim yapmış, filmi de ilk bize izletmişti.

Yani, ‘John Nash’in adını ve hayatta ne yaptığını bilen adam’ diye özetleyebileceğim tuhaf bir ünüm olmuştu daracık bir çevrede, o ün sayesinde olsa gerek Bilgi Üniversitesinden aradılar, Nash ile sohbet etmek isteyip istemediğimi sordular. İstemez olur muydum, Bodrum’da tatilimi böldüm, İstanbul’a geldim. İşte yukarıdaki fotoğraf o sohbet sırasında çekildi.

Sohbeti 29 Temmuz 2012’de Hürriyet Pazar için yazmıştım, yazıyı aynen burada aktarmak istiyorum:

John Nash’in adını nereden biliyoruz?

Sizi bilmem ben onun adını ilk olarak 1998 yılında okuduğum bir kitapta duydum. Kitabın adı ‘A Beautiful Mind’dı.

Nobel ödüllü bir matematikçiydi. ‘Matematik Nobeli’ diye bir ödül olmadığı için ekonomi dalında almıştı bu ünvanı.

Ödülü almasını sağlayan çalışmayı 50’li yıllarda yapmıştı aslında ve ‘uygulamalı matematik’in en ilginç dallarından birinde, ‘Oyunlar Teorisi’nde bir çığır açmıştı. (Aynı teori üzerinde çalışan toplamda sekiz kişi Nobel aldı, Nash bunlar arasında ilk matematikçiydi.)

Sonra uzun yıllarını ağır bir şizofreni hastası olarak ve bilim yapamayarak geçirmişti. Gördüğü tedavi sonucunda, yeniden matematik yapabilir hale gelmişti.

Olağanüstü bir hikaye, olağanüstü bir hayat, olağanüstü başarıları ve çöküşleri aynı anda yaşayan bir insan hikayesiydi okuduğum.

Sonra başrolünde Russel Crowe‘un oynadığı filmi yapıldı kitabın, Türkçeye ‘Akıl Oyunları’ diye çevirilen. Amerika New Jersey’deki Princeton Üniversitesi sınırları dışında ancak meslektaşı bilim insanlarınca tanınan John Nash birden dünyada herkesin bildiği tanıdığı bir ‘rock yıldızı’na dönüştü.

İşte o ‘rock yıldızı’ matematikçi geçen hafta boyunca İstanbul’da, Bilgi Üniversitesi Santral İstanbul kampusünde yapılan ve dünyanın dört bir yanından oyun teorisiyle uğraşan 600’den fazla ekonomist, matematikçiyle birlikte çok yakınımızdaydı. Bütün hastalığı boyunca bir an yanından ayrılmayıp onu hayata bağlayan eşi ve kendisiyle aynı kaderi paylaşan oğluyla birlikte.

Hakkında yazılan kitabı okumuş, filmi seyretmiş, matematiğini kavramaya çalışmış biri olarak merak ediyordum, acaba nasıl biriydi John Nash?

Bilgi Üniversitesi’nden uyardılar: Evet, Nash benimle görüşecekti ama görüşmeye biraz fazla zaman ayırmalıydım, çünkü Nash hem yaşlıydı hem de aslında hala hastaydı. O yüzden bazı şeylere dikkat etmeli ve sabırlı/özenli olmalıydım.

Önce kaldığı otele gittik, orada lobide ayak üstü tanıştık, beş on dakika birlikte vakit geçirdik, havadan sudan konuştuk. Sonra birlikte Bilgi Üniversitesi Santral İstanbul kampusüne gittik. Yol boyunca da o ve eşiyle havadan sudan sohbetimiz devam etti. İstanbulla ilgili turistik bilgiler de vardı bu sohbette, siyaset de, biraz tarih de hatta.

Karşımda 84 yaşında ama neredeyse bir çocuk saflığında her şeyi merak eden biri vardı. Çok basit şeyleri de merak ediyordu, görece karmaşık şeyleri de. Aldığı cevapları tecrübesi ve matematiğin ona öğrettiği keskin mantık penceresinden geçirip ya bir yorum yapıyor ya da yeni bir soru soruyordu.

Evet yaşından ötürü yavaş yürüyordu ama kafasının çalışma hızında çok da fazla bir eksilme yoktu. Çok ama sahiden çok alçak sesle konuşuyordu, bazen kelimeler ağzında yuvarlanıyor, anlamak zor olabiliyordu ama söyledikleri hep çok berrak şeylerdi.

Aslında sadece bugünle ilgili değil, geçmişle ilgili görüşleri, hatıraları da son derece berraktı. Mesela sohbetimizin bir yerinde ona oyun teorisinin kurucu babası John von Neumann’ı sordum. Onunla hayatının son evresinde tanışmıştı.

Von Neumann’ın oyun teorisi bugünkü anlayışımıza göre çok daha dardı. O daha çok ‘toplamı sıfır olan oyunlar’ı incelemiş, o oyunlarda ‘denge’nin nasıl bulunabileceğine bakmıştı. Ama Nash toplamı sıfır olmayan oyunlarda da denge bulunabileceğini kanıtlayarak oyun teorisininin alanını ve geçerliğini çok genişleten insanlardan biriydi.

Acaba Von Neumann’da bir kıskançlık izi görmüş müydü? Gülüyor bu soruma Nash, ‘Bilmiyorum’ diyor, ‘Von Neumann farklı biriydi. Kıskandıysa bile bunu belli etmedi.’

Von Neumann konuşup soğuk savaş konuşmamak olur mu? Oyun teorisinin bu dünyanın hayatını en çok etkilediği o meşum nükleer ‘denge‘ dönemi…

‘Sovyetler’i bilmem ama Amerika tarafında, Soğuk Savaş’a olabilecek her türlü yönden bilimsel yaklaşım arayışı vardı. Ve evet bu bir oyundu, oyun teorisine göre oynanan. Ama unutmayın, bu oyunu bizim taraf kazandı. Ve bence soğuk savaş her şeye rağmen çok da kötü sonuçlar doğurmadı. Bilimsel ilerlememizin önemli bölümünü o dönemde yapılan/yaptırılan araştırmalara borçluyuz.’

Gerçekten de oyun teorisi, Amerika ile Sovyetler arasındaki nükleer savaşın kıyısında yaşanan onca yılda geniş bir kullanım alanı buldu. Karşı tarafın ‘rasyonel‘ olduğu varsayımıyla, onun gelecekteki hamleleri tahmin edilmeye çalışıldı.

Soğuk savaş döneminin en barışçı ve nükleer karşıtı matematikçilerinin bile çalışmaktan kendilerini alamadığı alanlardan biri, eğer olursa bir nükleer saldırı anında havada olacak binlerce başlıktan hangisinin gerçek hangisinin aldatmaca olduğunu tahmine çalışan bir algoritma yaratmaktı. Acaba John Nash bu konuda çalışmış mıydı? ‘Hayır‘ diyor Nash kesin bir dille, ‘Ben daha çok uygulamalı matematikte çalıştım o dönemde.’

Biraz daha geçmişten söz ediyoruz. Mesela kendisi gibi ağır bir hasta olan, hayatının son yıllarını paranoyası nedeniyle evinden dışarı çıkmadan geçiren büyük mantıkçı Kurt Gödel‘den ve bir başka büyük isimden, Albert Einstein‘dan söz ediyoruz.

Gödel’le tanışmış Nash. ‘Ama pek sosyal bir insan değildi. Mantıkla bir dönem ilgilendim, o dönem matematik ve mantık konuştuk ama onun dışında hiçbir konuşmamız olmadı’ diyor, sonra benim soruyu hangi amaçla sorduğumu anlamış gibi bir bakışla, ‘Sonra zaten önce ofisinden çıkmaz oldu, derken evine kapandı. Durumunu biliyorsunuz’ diyor, gülüyor.

Ya Einstein? ‘O çok insandı. Kapısı bizlere açıktı, fazla merak edersek hemen bizi asistanı gibi çalıştırır iş yaptırırdı.’

Tarih sohbetiyle buzları iyice kırdıktan sonra siyasete girebiliriz artık. Nash’in siyasi görüşleri benim ilgimi çekmiyor, sizin de çekeceğini sanmam ama kendisi de bir ‘oyun‘ olan siyaseti nasıl izlediğini, kendi teorisinin izlerini görüp görmediğini merak ediyorum doğrusu.

‘Buradan kendime veya başka bir oyun teoricisine pay çıkartmam doğru olmaz. Evet siyaset bir oyun ama bu oyun, ortada bir oyun teorisi yokken de, çok eskiden beri oynanıyor. Siyasetin kendi kuralları denen şey, evet teoride öngörülen şeyler ama siyasetçiler binlerce yıldır bunu teoriye bakarak yapmıyorlar, içgüdüleriyle, akılları oraya götürdüğü için yapıyorlar. Siyasetin bir kısmı toplamı sıfır olan bir oyun ama çok  çok daha büyük kısmı karşıt tarafların işbirliği yapmasını gerektiren toplamı sıfırdan büyük bir oyun.’

Biraz kişisel konulara geçelim. Acaba ünlü olmak, genellikle kendi odasında bir başına çalışan bir matematikçi için nasıl bir şey? ‘Beni etkilemiyor. Hayatta bazı şeyler var, yan etkileri oluyor kaçınılmaz biçimde. Ün de öyle bir şey. Zaten kendimi rock yıldızı gibi de hissetmiyorum.’

Peki onu ünlü yapan film ve kitap?

Nash, hakkındaki filmden neredeyse nefret etmiş.‘Ben o filmde gösterilen insan değilim. Hastalığım doğru ama ilaç bağımlısı bir deli değilim’ diyor, biraz da sinirli biçimde.

Ya kitap? Kitabın yazarıSylvia Nasar saygıdeğer bir bilim yazarı olarak biliniyor. (Bu arada bir mini bilgi: Yazar Nasar, bir zamanlar Uğur Mumcu‘nun köşesinde adını çok geçirdiği Özbek asıllı CIA ajanı Ruzi Nazar‘ın da kızı.)

Nash acaba kitabı okumuş mu? ‘Hayır‘ diyor, ‘Tamamını okumadım. Ama şunu söyleyebilirim, kitaptaki pek çok şey de doğru değil. Zaman zaman benden o kitabı imzalamamı istiyorlar, yapmıyorum.’

Hemen yanımda getirdiğim kitabı gösterip ‘Ben de isteyecektim ama vazgeçtim’ diyorum, gülüyoruz.

Ben sormadan konuşuyor: ‘Hem ben kendini otobiyagrafisi yazılabilir biri olarak hala görmüyorum. Otobiyografi, insan emekli olduğunda yazılır. Ben daha çalışıyorum. Üniversitem daha fazla asistan verse daha iyi olacak, yapmam gereken çok şey var çünkü.’

84 yaşında, gözleri bir çocuğunki gibi parlayan, çok ağır bir hastalıkla birlikte yaşamayı öğrenmiş bir adam Nash.

 

Ben yanından ayrılırken o Oyun Teorisi konferansında izlemek istediği bir oturumu anlatmaya başlıyor.

*

Bu yazıda çok az adı ve sözü geçiyor ama sohbet boyunca John Nash’in eşi Alicia Nash de bizimle beraberdi.

Aslında John ve Alicia evlenip çocuk sahibi olduktan bir süre sonra boşanmışlar; boşanma sonrası John’un şizofresini ilerlemiş, hastanelik olmuş. Alicia, boşandığı kocasının yanında durmuş, ona bakmış, onu evine geri getirmiş ve o gün bugün de ayrılmamışlar. Ölüme de birlikte gittiler.

John Nash’in koruyucusu, bakıcısı, sevgilisi, can yoldaşı, her şeyiydi karısı Alicia. Birlikte öldüklerini duyduğumda da şaşırmadım; çünkü John Nash tek başına taksiye binecek biri değil; Alicia onu yalnız bırakmazdı.

İstanbul’daki sohbet öncesinde ve sırasında onunla da konuşmaya çalıştım; birkaç medeni cevap dışında bir şey alamadım; çünkü kendisini kocasına adamıştı ve ön plana çıkmak istemiyordu.

Ne John Nash ne de aslında karısı Alicia bu dünyada huzur bulabildiler. Umarım gittikleri yerde huzur içinde yatarlar.

russel

 

İsmet Berkan

(Not: Yazı yazarın bilgisi dahilinde kişisel blogundan alınmıştır, aslı için bakınız: http://ismetberkan.blogspot.com.tr/2015/05/bu-dunyadan-john-nash-gecti.html?spref=fb )

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*