Yapay Zeka Üzerine

Önce kötü haberi vereyim, zekâ ne demek çok da bilmiyoruz. Genel geçer, her özneye her durumda uygulayıp mevzubahis özne zeki mi değil mi karar verebileceğimiz nesnel kriterler ortaya koyan bir zekâ tanımına ulaşabilmiş değiliz. Öte yandan, tanımın olmaması zekâ üzerine konuşmaya ve çalışmaya engel değil. “Önce sevginin bir tanımını yapayım, sonra severim.” diyen daha çok bekler.

Mükemmel olmasa da neden bahsettiğimizi olabildiğince açıklayan bir tanım üzerinde anlaşmakta fayda var. Bu yazıda zekâyı “bir unsurun (ing. agent) olabildiğince fazla farklı ortamda hedeflere ulaşma kabiliyeti” olarak tanımlayacağım. Bu tanımın şahane bir tanım olmadığını fark etmişsinizdir. Mesela “hedef” ve “ortam” derken tam olarak neyi kastediyoruz, bunların sınırları nelerdir? Bu kabiliyetin ölçümünde uzayda iğneye iki metreden iplik takabilmek makul bir hedef olarak görülebilir mi? Burada yaptığımız şey şu: Tanımın yanlış olduğunu biliyoruz, ama “Ne kadar farklı şartta, ne kadar çok zekâ gerektiren iş yapabiliyorsan o kadar zekisin.” cümlesi üzerinde anlaşıyoruz. “Zekâ gerektiren iş nedir sorusunu?” pas geçiyoruz, çünkü pek çok benzeri gibi zekâ da insanın kendi yetenekleri ve ihtiyaçları üzerinden kurgulayıp şekillendirdiği bir kavram -kaldı ki belki evrensel bir tanımı vardır ama ben insanın o tanımla zeki çıkacağına pek inanmıyorum-. Herhangi bir hayvana kıyasla daha zeki olduğumuzu iddia edebileceğimiz nesnel kıstasları (“Biz bilim yapıyoruz, sanat yapıyoruz.” demeyin boşuna, bunlar başka bir çerçeveden bakıldığında tamamen değersiz uğraşlar olabilir yahut daha fenası bir başka yaşam formu bizim bilimimiz ve sanatımız için “Yazııık medeniyet kurmaya çalışmışlar, ne kadar da sevimliler aslında” diyebilir.) bir düşünüp yazın, ne kadar acınacak durumda olduğumuzu göreceksiniz. Bu sorunların varlığını kabul edelim ve işimize bakalım. Daha yapay zekâdan bahsedeceğim.

Bu durumda yapay zekânın ne olduğu belli: İnsanın zekâ gerektirdiğini düşündüğü işleri yapabilen makinalar. Bu kapsamda sağımız solumuz her yanımız yapay zekâ. Satranç, Go gibi oyunlar oynayan, insanın kendi kendine 10 yıl uğraşsa yapamayacağı hesabı kitabı bir günde yapan bilgisayarlar ve yazılımlar her yerde. Bu yönde geliştirdiğimiz en etkin araçlar bilgisayarlar ve yazılımlar olduğundan yazının bundan sonrasında bahsedeceğim yapay zekâ uygulamaları bunlar olacak.

Yapay zekâyı genelde küçümsüyoruz, hâlâ insanın daha akıllı olduğunu düşünüyoruz ama burada bir perspektif sorunumuz var bence. Yapay zekâyı küçümseyenlerin iddialarından ilki, günümüz yapay zekâ uygulamalarının bildiğimiz kadarıyla bir bilinç sahibi olmaması. Bu kolaylıkla tartışma dışı bırakılabilen bir insan savunması, çünkü bilincin zekânın önkoşulu olması için hiç bir geçerli sebep yok. Genel olarak zekâyı ölçen bir kriterin sürecin içeriği ile değil sonuçlarıyla ilgilenmesi gerekir. Dikkat ederseniz yukarıda verdiğim zekâ tanımında sonuçlara ulaşılırken kullanılan yollara herhangi bir atıf yok, bilinçle ilgili bir kıstas da yok. Bilinç sahibi (bunun ne demek olduğunu -en azından bu yazıda- tartışmayacağım) bir yapay zekâ çok heyecan verici olur doğrusu, ama bunun ayrı bir konu olduğunu anlamakta fayda var.

_70490020_flossie1

Bilgisayarlar ve yazılımlar hakkında hemen herkesin bildiği şey şu: sayısal veri depolama ve hesap kitap yapma (toplama, çarpma vs.) konusunda insanın fersah fersah ötesindeler. “Tabii ki bilgisayar insandan daha iyi satranç oynayacak, ben veriyi o kadar hızlı işleyebilsem ben de çok iyi satranç oynarım” diye düşünüyoruz haklı olarak, ama bu biraz çamura yatmak değil mi? Veri depolama ve hızlı veri işleme gayet doğal olarak zekânın önemli iki bileşeni olabilir. İnsanlar bilgisayarlara bu iki konuda en az elli yıl önce yenildi (filmi bile var: The Imitation Game”), fark da her geçen gün büyük bir ivmeyle açılmaya devam ediyor. O müzelerde sergilenen, siyah beyaz fotoğraflarını gördüğümüz, bir oda büyüklüğündeki karton kâğıttan bilgi okumaya çalışan zavallı makinalar bizi zaten geçmişti bilgi işleme hızında; bir de elinizdeki akıllı telefonları düşünün… Bilgisayarlar artık satranç, Go gibi oyunlarda insanı yeniyorsa bunun -tek sebebi değilse bile- en önemli sebeplerinden biri bilgi depolama ve bilgi işleme hızında yapay zekânın kat ettiği yoldur. Satrancı bir zekâ oyunu olarak tanımlıyorduk yıllarca, bilgisayar gelip Kasparov’u madara edince yenilgiyi kabullenemeyen çocuklar gibi “Ama o benden daha çok oyun ezberleyebiliyor :(.” diyoruz. Hele Go için “Bilgisayar hayatta oynayamaz, Go sonsuz ihtimaller arasında bilgelikle doğru yolu bulma sanatıdır.” falan diyenler vardı. 1965 yılında insanı yenmeyi geçtim, manalı bir Go oyunu oynayabilecek program yazmak bile çok zor deniyordu. 1998 yılında iyi Go oyuncuları bilgisayarı 25-30 taş avans vererek kazanıyorlardı. Ekim 2015’de ise AlphaGO adlı program Avrupa Go şampiyonunu turnuva kuralları ile 5 oyunda 5 kez yendi.

Bu anlattıklarımdan “yapay zekâ gelecek, hepimizi ezecek, makinalarla savaşacağız yakında” demeye çalıştığımı çıkarmayın. Fakat hayatlarımız hiç tahmin etmediğimiz yönlere gitmeye başladı. Günlük pratik sonuçları geçtim, bilgisayarlarla beraber insanın kavramsal algılarında bile değişiklikler oluyor. Ezberleyebilmek ve hafıza günümüzde olduğundan çok çok daha değerliydi 500 yıl önce. 300 yıl önce integral hesaplayarak akademik kariyer yapılabilirdi, bugün üniversiteden mezun olmaya yetmez. Bir bilim kurgu romanının içinde yaşıyoruz bu açıdan. Yapay zekâ, kabiliyetleri ile insana ait kavramların tanımında değişikliklere yol açıyor. Kendi yaptığımız makinaya yenilmeyi kabul etmediğimizden sürekli kendimizi yeniden tanımlıyoruz, “Ama bak biz şunu da yapabiliyoruz.” diye hedef gösterip 20 yıl sonra yapay zekânın varacağı yeri işaretliyoruz.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*